‘Dağlar bizim değildir’

‘Dağlar bizim değildir’

ADALET ÇAVDAR | CUMHURİYET KİTAP 

15.06.2017

Aytekin Yılmaz “Ernesto’nun Dağları”nda, hiçbir davanın uğruna ölünecek denli kıymetli olmadığını anlatmaya çalışıyor. İyi bir şey ararken buluyorsunuz kendinizi; büyük veya küçük iktidarlardan kaçıp sığınılabilecek bir aralık. Böyle bir sığınağın olmadığını, vicdanı ve aklı diri tutmak gerektiğini fark ediyorsunuz.

İçine doğduğumuz çekirdek aile, hayatta karşılaştığımız ilk iktidar biçimlerinin de toprağı. Aklımızı kendi hizmetimizde kullanmaya başlayana kadar adına anne ya da baba dediğimiz insan ve yardımcılarının hükmüne boyun eğmek durumunda kalırız. Sonra mahalle girer işin içine, başka çocukların kendilerince kurdukları iktidar sahalarına dahil oluruz. Taraf olmak eninde sonunda boyun eğeceğimiz bir buyruk gibidir. Kendi azınlığını ya da çoğunluğunu zamanla belirlemek zorunda kalır her çocuk. Okul, iş, şehir, memleket… İktidar sahaları genişleyip karmaşıklaştıkça ve birbiriyle çekişmeye başlayınca kendimizi şu ya da bu kategorinin içinde buluruz. Bu kategorilerle ne yapacağımız, onlarla vicdanımız arasındaki müzakereye ve karşı çıkmak için kullanacağımız kaynaklara bağlı; ya giyiniveririz üstümüze bize biçilmiş elbiseyi ya da onu kendimizce eğip bükerek olmuyorsa soyunup kendi yalnızlığımızı donanarak devam ederiz büyüme yolumuza. En geniş anlamıyla politika bu demek olsa gerek. En sonunda kendine yakışanı olma ve onu olmak için mücadele etme hâli.

CAN YAKAN KAHRAMANLAR

Ben belki kuşağımdan ötürü pek inanmadım tüzüklerin yazıldığı, bildirilerin dağıtıldığı, muhabbet masalarında kimliklerin çarpıştırıldığı, bir yandan verili “büyük” iktidarı eleştirirken diğer yandan kurgusuna hizmet ettiği “küçük” iktidar için onca kurban vermeyi olağan gören gruplara dahil olmaya. Abicilik, ablacılık yapılmasını ya da yapmayı tercih etmedim. Tercih edenlere bakarken deiçten içe “keşke şu insanlar kadar inansam herhangi bir düzenin değişeceğine” dedim içimden. Küçük ya da büyük içine dahil olduğumuz iktidarın bizim anlamadığımız bir matematiği var sanki. Bir an aydınlandığında da oradan kaçıp kurtulmak istiyor insan, yol bulabilirse eğer. Dünyayı değiştirmek isteyen insanlar kendi kurdukları iktidar düzeneklerinin eleştirilmesine ve değiştirilmesine ya da onları terk etmenize izin vermiyorlar genelde. Belki de bu yüzden değişmiyor dünya.

Aytekin Yılmaz’ın yazdığı Ernesto’nun Dağları, iktidarın dağlardaki boyutunu ele alıyor. 2017, Che Guevara’nın ellinci ölüm yıldönümü. Kendini sol ve sosyalist tarafta gören insanların, hayat hikâyesi hakkında hasbelkader bilgi sahibi olduğu; kiminin sevmekten vazgeçmediği, kiminin unutmayı tercih ettiği bir karakter Che. Ölüyü yüceltmek insanoğlunun kendini ölüm fikriyle mücadele etmek için icat ettiği evrensel yollardan biri. Oysa Yılmaz’ın da kitabında dediği gibi onun silahından çıkan da gül değil, kurşundu sonuçta. İdeoloji ya da yaşam tarzı olarak bir şekilde benimsediğimiz kahramanların, aslında öyle olmadığını öğrendiğimizde hayal kırıklığına uğrarız. Sonra zamanla anlarız can yakmadan kahraman olmanın yolunun olmadığını.

Soğuk dağlarda geçiyor Yılmaz’ın romanı. Yıllarca hapiste kalıp işkenceler çekmiş, ölüm oruçlarına yatmış Heja hapisten çıktıktan sonra, sadece bir gün ailesinin yanında kalıp dağa örgütünün yanına gitmeyi tercih ediyor. Dağlardaki becerisi ve duruşu hasebiyle ona da “Ernesto” lakabı takılıyor. Daha cezaevinden çıktığında gördüğü ilk muamele ile hayal kırıklıkları başlıyor Heja’nın. Sonra onlar büyüdükçe büyüyor. Okuyarak örgütlenen, öğrenen bir adam değil Heja.Onun derdi ve ederi beceri. Kendi maharetlerini başkalarına öğretmekten geri durmuyor. Bir yerden sonra örgütün kendisini gözden çıkardığını düşünmeye başlıyor. Örgütün bir numaralı ama asla eline silah alıp dağa çıkmamış lideri Sanço’ya karşı iki numaralı adam diye namı yürüyor. Örgütte gördüğü yanlışları dile getirmekten çekinmiyor. Onlara anlatamadığı her şeyi günlüklerine yazıyor. Hayvanların öldürülmesine karşı çıkıyor örneğin ya da insanları… Örgüte dahil olan insanların birbirine âşık olmasında bir mahzur bulunmadığına ikna etmeye çalışıyor.

CEVAPLANMAYAN SORULAR

Bir zaman sonra öldürüleceğini düşünmeye başlayan ama örgütten ayrılmasına da izin verilmeyeceğini bilen Heja başka bir örgüte sığınmaya karar veriyor. Yazık ki bu isteği kabul görmüyor sığınma talep ettiği örgüt tarafından. Üstelik gitmesine izin verilmediği gibi Sanço’nun örgütüne iade ediliyor Heja. Özeleştiri vermesi isteniyor. Sorgulandığı koşulları kaçınılmaz olarak daha evvel aynı muameleye tabi tutulduğu devlet hapishaneleriyle karşılaştırıyor. Sorguya dayanamadığı noktada “ya özgürlük ya ölüm” diyerek ölüm orucuna giriyor. Daha son nefesini vermemişken dağlara sığmayan Heja’yı, bir çuvala sığdırıp gömüyorlar. Ardından bu infazı yapan herkesi öldürmeye karar veriyor Sanço.

Ernesto Heja öldü ölmedi kavgaları yıllarca sürüyor tabii. O infaz sırasında orada olan Kenda örgütten bir batı ülkesine giderek kaçıyor. On beş yıl sonra Heja’nın günlükleriyle beraber anılarını da yazdığı bir kitap yayımlanıyor. Böylece Heja toprağın altından çıkıyor.

Yılmaz’ın romanı çok temel bir soruyu gündeme getiriyor: Yıllardır Cumartesi günleri meydanlarda çocuklarının nerede olduğunu soran ailelerin kendilerine aldığı yegâne muhatap devletken örgüt içi infazlar bu ülkede neden hiç konuşulmuyor? Örgütler kendi infazlarını neden haklı görüyor? Can almak kötü ise neden biri yaptığında affedilir ya da görmezden gelinirken diğeri yaptığında kızılca kıyamet kopabiliyor? Kim, hangi hakla elinde bulunduruyor can alma, ocak söndürme ayrıcalığını? Hangi can, kime helal kılınıyor?

Üç kuşaktır bitmeyen nedenli ya da nedensiz bir savaşın içerisinde yılladır insanın insana kırdırıldığı öyküler anlatılır bu topraklarda. Karakollar basılır, dağlar bombalanır, ormanlar yanar, köyler yağmalanır. Bütün bu hikâyeleri dinlerken aklımız başımızdan çıkar gider âdeta. Başımıza gelse nasıl tahammül edeceğimizi asla düşünemediğimiz işkenceleri okuruz romanlarda ve haberlerde. Fakat aklımıza öykünün yalnızca yarısını gördüğümüzü düşünmek gelmez. En yakın politik doğruculuğa teslim oluveririz vicdanımızı yormaktansa.

Ernesto’nun Dağları, yazım biçimi ve diliyle okuru aklından ısrarla kovduğu bu sorularla yüzleşmeye davet ediyor. Yılmaz, hiçbir davanın uğruna ölünecek denli kıymetli olmadığını anlatmaya çalışıyor. İyi bir şey ararken buluyorsunuz kendinizi; büyük küçük iktidarlardan kaçıp sığınılabilecek bir aralık. Böyle bir sığınağın olmadığını, vicdanı ve aklı diri tutmak gerektiğini fark ediyorsunuz.

No Comments

Post a Comment