logo
Populate the side area with widgets, images, navigation links and whatever else comes to your mind.
18 Northumberland Avenue, London, UK
(+44) 871.075.0336
ouroffice@vangard.com
Follow us

“Dilin birleştirici olmasının sağladığı güveni seviyorum”

“Dilin birleştirici olmasının sağladığı güveni seviyorum”

DİDEM ERYAR ÜNLÜ | DÜNYA GAZETESİ

23.05.2017

Talin Azar’ın ilk romanı Kuklacı, geçtiğimiz günlerde Siyah Kitap’tan çıktı. Kuklacı, bizi İstanbul sokaklarında dolaştırıyor, İstanbullu Rum’ların evlerine konuk ediyor, sohbetlerine katıyor, yemeklerini tattırıyor. Hayal ve gerçek, hüzün ve mizahın iç içe geçtiği Kuklacı’da 1900’lerden 2000’lere kadar uzanan zaman diliminde , İstanbullu yarı Rum yarı Ermeni Yeran’ın hayallerine, büyüklerinden duyduğu aile sırlarına, ailesinin geçmişine yaptığı  yolculuğa, tutkulu aşk hikayelerine, hiç konuşulmamış aile sırlarına tanık oluyorsunuz. Sayfalar arasında dolaşırken Mazhar Osman’la, Kör Agop’la, Cahide  Sonku’yla tanışıyoruz. Şişli’nin, Tatavla’nın, Beyoğlu’nun, Boğaz’ın o eski günlerinde o güzel sokaklarını arşınlıyoruz. 

Kuklacı mekanların izini süren bir yolculuk, bir aşk, bir zamansızlık, bir azınlık hikayesi…

“Geçmişteki hayatlar ne kadar canlanırsa, zaman engeli o derece aşılmış olacak” diyen Talin Azar’a kulak verelim ve dönemin toplum psikolojisine, Ortodoks geleneklerine, mutfak kültürüne ve İstanbul’un tarihsel önemdeki mimari mekanlarına ışık tutan romanının hikayesini dinleyelim…

Kuklacı bir ilk roman. “İlk roman” sancılarını tanımlamanız gerekse…

Yıllar süren araştırma ve yazma süreci boyunca beni sarsan tutkuyu hiçbir tatminle karşılaştıramam. Hayatım boyunca biriktirdiğim duygularla hesaplaşıyordum. Ve bana kimse dur, ne yapıyorsun diyemiyordu. Tam bir akış hali. Ama gerisi dinmeyen bir sancıdan ibaret diyebilirim. Düzeltme aşamalarında hep kendimi sorguladım. Niye böyle delice bir işe kalkıştım ve hangi cesaretle diye. Hele ki bir dönemi canlandırmaya çalışmak kimin haddineydi? Sonra sesini duyurmaya çalışmak, yayınevlerinin dikkatini çekmek, yayınlanma endişeleri…  Matbaaya hazır hale geldiği son aşama en keyifli anlarıydı sanırım. Hayallerin sınır tanımadığı demler…  Basıldığı günü ise son ve en şiddetli doğum sancılarına benzetebilirim. Öyle şiddetli ki insanı uyuşturup başka bir boyuta taşıyor. Acıya da mutluluğa da duyarsız.  Kitabı eline aldığın zaman yabancılaşıyorsun. İçinde ömrün boyunca seni ele geçiren korkuları, öfkeleri, hazları, tutkuları görüyorsun. Her birisi dinmiş ve senin için bir dünya harikasına dönüşmüşler. Sevdiklerin de senin kadar gurur duyuyor ilk romanından.  Sonra dinmeyen başka bir sancı. Onu yaşatmak içgüdüsü! Tek bir şey biliyorum. Kuklacı için her türlü fedakarlığa hazırım.

BU DİLİ ÜRETEN MEMLEKETE TUTKUNUM 

İngilizce, Fransızca ve Arapça konuşan birisi olarak “Türkçe üzerinden ülkeme aşığım” diyorsunuz. “Türkçe” bu aşkı ifade etmekte neden daha baskın?

İlk çocuklukta konuştuğum Fransızca ve Arapça’nın izlerini doğduğum toprakların dilinde keşfetmek hep büyüleyici bir oyundu. Türkçe hepsinin kesişiminde deyimlerin, kavramların içine süzülüşüne izin verir gibi kucaklayıcı ve yüceydi gözümde. Şarkılarla, türkülerle, romanlarla, şiirlerle bana dört elden geliyor, kelimelerime kelime katıyor ve arayı bütün dillerle açıyordu. Zenginliğine şahit oldukça tutkum artıyordu. Ve bu dili üreten memlekete tutkunluğum. Dilin birleştirici olmasının sağladığı güveni hep sevdim.

Geçmişteki hayatların canlanması bugüne ne derece müdahale edebildi yazım sürecinde?

Yazım sürecini bu açıdan eski çekmeceleri açmaya benzetebilirim. Açma cesaretini gösterdikten sonra karşılaştığınız duygular çok etkileyici. Hele de yaşamadığınız bir dönemin çekmecesini zorluyorsanız, ve o döneme dair arşiv bilgi görsel gibi malzemeye ulaşma şansınız varsa… Aile fotoğrafları, eski filmler, müzikler, günümüze kadar aktarılmış kültürel unsurlar, anlatılar. Evet o dönemde yaşamaya başlıyor, hiç gitmediğiniz sokakları arşınlıyor, kokularını içinize çekiyorsunuz. Onu gerçekçi yazabilmek için gerçekliğine yakın şekilde bir deneyimleme süreci başlıyor. Ve yeri geldiğinde, örneğin Kapalı Çarşı sahnelerini yazarken, o mekandan ruhen ayrılamadığınız oluyor. Belki de bana yazdıran bu gerçeklikten ve andan uzaklaşabilme hali. Ruhumun bir zamanlar sevmediğimi sandığım ayrıksı tarafı. Anı yaşa, endişelerini bırak söyleminin tam tersine, geçmişte kalmış bir parçamla buluşma hali. Ölüm korkusuna meydan okuyan bir davranış biçimi belki de. Ve sonra o dönemde yaşamış insanların gündelik alışkanlıklarını ya da hayata bakışlarını hissetmeye başladıkça olagelen bir tamamlanma. Bu nice mitolojik kahramanın aradığı ölümsüzlük iksirlerini düşündürüyor hep bana. Zamana meydan okuyan bir cesaret. Yazdıkça devam eden bir zamansızlık.

Kapalı bir kutuda, eskiden sürekli yaşanmakta olan bir günü izlemek gibiydi. Ara ara kapağı kaldırıp, şimdi ne dönüyor diye bakıyordum. Her izlediğimde daha da canlanıyordu oyuncular. Ben Cahide Sonku’yu da, Kör Agop’u da, Mazhar Osman’ı da birebir gördüm. Onlarla konuştum. Onlarla yemek yedim. İçki içtim. Efkarlandım. Dansettim. Hatta onlarla aynı zamanda yaşamayı hakkeden Stavro’yu ve onun tüm aile bireyleri ile de.

Stavro’nun Kapalı Çarşı sahnesinde yaşadıklarını yazdığım gün çok kar yağmıştı. Trafik durmuştu adeta. O Kapalı Çarşı’dan çıkana kadar öyle kaptırmıştım ki kendimi… Sahne sonlandığında eşime rica etmiştim. Neredeyse bir saate yakın yürümüştük sakinleşebilmem için. Sessizlik içinde, diz boyu karlara bata çıka…

ÖNCELİK AİLENİN OLMALIDIR

Kitapta; aşk, azınlık sorunları, zamansızlık, yaşanamayan hayatlar gibi çok farklı konu iç içe işleniyor ve aslında hiçbiri bir diğerinin önüne geçmiyor. Hepsinden bir doz… Bu hesaplanan bir “denge” mi? Yoksa yazarken, aralarında öne geçmek isteyen ama susturduğunuz oldu mu?

Hesaplı bir denge olduğunu söyleyemem. Zira hiçbir sürecin ve ilişkinin hesaplanarak yaşanmaması gerektiği görüşündeyim. Saf iyiliğin yolunun içten olmakla başlayacağını düşünürüm.  Aşka inancım tam. Onun iyileştiriciliği hep ilk sırada. Aşk Kuklacı’da hep meyledilen, hep öne gitmek isterken baskılanan olabilir. Ama ancak içgüdüsel olarak. Bunun karşı kefesinde hep aileye bağlılık yer aldığı için sanırım. Kuklacı’nın dününden bugününe gelebilen mekanlarında tüm zamansızlıklarıyla yaşanan ve yaşanamayan hayatlar arasında da böyle bir denge var sanırım. Yazma sürecinde bu ikiliklerin hep farkındaydım.  Hayat Yeran’a geldiği gibi sana başkası ile evliyken aşkla geliyorsa… Bence bu çatışmaların en büyüğü. Zaaflara yenilip bozulan evlilikler, aile dramları her zaman beni derinden etkileyen bir konu oldu.  Ruhun ne kadar özgür olursa olsun, öncelik ailenin olmalıdır. Vefa ile kolkola giden kavramların zarafet ve asalet olduğunu düşünürüm.

Aslında bahsettiğin bütün kavramlarda bir kendini sorgulama süreciydi yazı. Terazinin kefelerinden hangilerinin ağır bastığı değil, hangi nedenlerle zaman zaman daha ağır basabildikleri ile ilgili. Ölümün karşısında bazen aşk vardı. Bazen de mekan. Bazen de tam tersiydi. Mekanın karşısında ölüm dikiliyordu. Ya da zamanın karşısında ölüm vardı. Sevenin karşısında sevilen. Azınlığın karşısında iktidar. Ve sevmeme gücüne sahip olanın karşısında müptela. Hiçbirisinin sesini susturmaya çabalamadım. Ben yazarken sadece seyrediyordum.

Geçmişin İstanbul’u ve günümüz İstanbul’u arasındaki en büyük kayıp nedir sizce?

Sanırım doğallık. Her açıdan. Bu, kentin fiziksel çevresini de, kültürel ve sosyal çevrelerini de içine alan bir kayıp bence. Her üç çevrenin de geçmişte daha ulaşılır, daha bakir olduğunu düşünüyorum. Bütün bu doğal zenginliğe elle dokunmak, gözle görmek, tadına varmak daha kolaydı. Böyle bir doğallık içinde insan insan olduğunun daha çok farkındaydı. Vicdan, merhamet gibi duygular daha görünürdü. Aslında güzel şeyleri sahiplenmek, onları sürdürmek olmalı derdimiz. Kuklacı’nın esas meselesi de bu. Sahiplenmek. İnsanı ve onun geliştirdiği kültürün doğal ürünlerini. Kadın, erkek, mimari, yemek, müzik, sinema, edebiyat ya da her ne ise.

O zamanların aşkları, bugün nasıl yaşanıyor?

İnsan için değişmeyen tek şey duygu diye düşünürek yazım hep. Etrafta olup bitenlerden bağımsız olarak insanoğlunun üzerinden geçip gidemediği en yüksek duygu aşk bence. Ona teslim olmak içgüdüsel. Ben yeni ilişkileri bilemiyorum fakat aşk geldiğinde her şey durur. Tüm zamanlarda.  Yaşanma şekline gelince, sanırım o dönemdeki tutkulara ulaşmak için büyük yasaklara ihtiyaç duyuyoruz artık

Kitaptaki en güçlü aşık kim?

Aslında Kuklacı’daki her üç aşk hikayesinin kesişim noktasında bir sıkışmışlıktan bahsedebilirim. Sıkışmışlık genelde tabular, toplumsal yargılar, süper egolar, gelenekler yüzünden ortaya çıkıyor. Geçmişten gelen bütün hikayelerde Yeran bütün bu meselelerle özdeleşen ve tartışan karakter. Yani okuyucunun elinden tutan karakter. Fakat buna rağmen Stavro’nun kadınlara ve topraklarına karşı hissettiği tutkuya hayranım sanırım. Stavro farklı şekillerde nasıl sevilirin bir abidesi gibi Yeran için. Yani cevabım Yeran’ın zihninde özgünce aşkına sahip çıkan Stavro.

Kitapta en sevmediğiniz karakter kimdi? Neden?

July sanırım. Aslında o bir yan karakter. Aciz duruma düşen yaşlı anne ve babasına sahip çıkmayan kişi. Yaşlıların tecrübelerine, şahitliklerine ve uzun yaşanmışlıkların ardından bütün içten pazarlıkları bir yana bırakarak arınmış olmalarına hayranım. Hepimizden yetişkin, hepimizden çocuk onlar. Hepimizden daha görmüş geçirmiş ve hepimize nazaran hırslarını bir kenara bırakmayı başarmış olanlar. Duygularını çarpıtmadan, doğrudan yaşayan ve yansıtan kişiler. Edinmiş oldukları bu yüceliğe karşın fiziksel güçlerinden düşmüş, aciz ve aramızda ölümün nefesini ensesinde en çok hisseden onlar. Ömürlerini çocuklarını, çocuklarının çocuklarını yetiştirmeye adamalarına, bütün fedakarlıklarına rağmen evlatları tarafından sahiplenilmedikleri durumları gerçekten hazmedemiyorum. Benim için büyük acı. O yüzden cevabım July.

Kitabı yazdınız bitti, sonrası nasıl gelişti? Kendinizi nasıl hissettiniz?

Onu yazmak hayattaki tek derdim sanıyordum. Hemen yayınevlerinden kabul göreceğini düşünüyor. Sonraki editleme, redaksiyon, matbaa gibi aşamaların da mutluluk içinde geçeceğini sanıyordum. Oysa birebir yaşamadan hiçbir şeyin tam olarak hayal edilemeyeceği detayını unutmuştum. Arada öyle çok duygu vardı ki. Peşimi bir yıl boyunca bırakmayan paranoya hissi mesela. Metnin nerelerinde ne kusur olabilir, şu detay zamansal olarak doğru mudur, bu kurgunun şu kısmı mantıklı mıdır, o tarihte bu mekan halkın kullanımına açık mıdır ve buna benzer sonsuz soru. Birbirinden üreyen sorular… Sanki bir ormanı böcek sarmış da onları elimle ayıklamaya çalışıyormuş gibi bitmez tükenmez bir paranoya. Sonra sevgili yayınevim, Siyah Kitap çalışanları durumu aydınlattı. Kitaptan kopamıyordum! Çok klişe gelebilir ama hep bir çocuğu hayata yetiştiriyor gibi hisler içindeydim. Ve koruma içgüdüleri içerisinde Kuklacı’yı bir türlü serbest bırakamıyordum. Tecrübesi, soğukkanlılığı ve sağduyusu ile hep güvende hissettiğim baba imdada yetişti şükürler olsun. Sonrası yayıncım Vahit Uysal’ın tecrübesi, sunduğu huzur ve disiplin ortamı ile çözüldü.

Eskiye değil de, bugünün hayatlarına dair bir roman yazabilir misiniz?

Hep yaşanmışlıklar ya da yaşanmış olması muhtemel olanlar geliyor içimden. Güçsüzler, mağdurlar ve azınlık olanların yaşadıkları eskiye ait hikayeler.  Galiba bugüne dair bir roman yazmak en büyük korkum. Üzerinde çalıştığım bir denemem var. Rüyalardan yola çıkan bir hikaye. Fakat zihnim onu sürekli daha karmaşık hale getirmek için beni solluyor. Ben de finalize etmeyi hep erteliyorum. Ama bir gün elbette bitireceğim. Sonuçta hayal etmek işin yarısı.

No Comments

Post a Comment